Pencere
29 Temmuz 2009 Yazan Asnane Osman
Kategori Manşetler

Pencere
Sessizliğin içinde yalnızca zamana ayak uydurmaya çalışan saatin sesi vardı kulaklarında… yüreğinde bir avuç gözyaşı, bir damla hüzün, birazda özlem vardı. Oysa; geçmiş, çoktan ezilip geçilmişti ayaklar altında…
Bir Pencere kenarında, ağaçtan yapılmış sandalyesinde oturuyordu…Pencereden karşı sokağı seyrediyordu. Gözleri dalıp gitmişti. Bakıp gördüğü şeyler belki de zamanın gerisine itmişti onu.
Karşı sokaktan geçen elele tutuşmuş çiftler, at arabasıyla demir yığınlarını toplayan eskici geçiyordu. Sokağın çaprazında, hemen o boşlukta çocuk parkı içinde oturan insanlar göze çarpıyordu. Parkta çocuklar yoktu… Bir an için aklından “Çocuklar nerede?” diye iç geçirdi…sonrasında uzunca bir bakış yer aldı gözlerinde…
Bir sonbahar günü sokakta bağırarak oynuyordu. Ellerinde poşetler vardı, uçurtma yapmak istemişti kendisine o poşetlerle… uzunca bir ipi poşetin ucuna bağlamış, koşarak poşeti havaya atıyordu. Poşet bir müddet havada kalıyor ve yine yere düşüyordu. Fakat O yine bıkmadan tekrarlıyordu, uçmayacağını bile bile… sonra yorgunluktan sızlayan küçük bedenini bir sokak taşında dinlendirmek için evin önüne doğru yürüdü ve oturdu o soğuk taşlara. Nefes nefese kalmıştı, ama O bunu umursamıyordu.
“Çocukluk böyle bir şeydi. Sonucunu düşünmeden mutlu olmaya çalışmak, uçurmaya çalıştığı hayallerin uçmayacağını bile bile bunu mutlu olmak için defalarca tekrarlamak…çocukluk… sorumsuzca mutlu olmaktır…” diye düşündü ve pencereden gözlerini saate çevirdi.
Zaman ilerliyordu… her geçen süre bir öncekinden daha hızlıydı. Sanki birbirleriyle yarışan iki dost gibi… birbirlerine bağlı ama iki rakip gibi hırçın ve hızlı…
Bir müddet saate baktıktan sonra ellerini sandalyenin kenarlarına koyarak ayağa kalktı.
“Bu gece her şey daha farklı olacak, Ey yenilemeyen zaman!…” diye mırıldanarak çalışma masasına doğru yürüdü. Masası dağınıktı. Tekrar pencerenin önüne geldi.
Güneşin batmak için hazırlık yaptığını görünce, akşam güneşi ile birlikte yürüdüğü çimenlikler aklına geldi. Güneş hiç değişmemişti. Ama yıllar geçmişti üzerinden… henüz o zamanlar pek ev yoktu sokaklarda. Yolun hemen sonundaki evine yürürken, boş kalmış topraklarda biten yeşil otların arasından geçerdi hep, cadde yolu dururken…
Eve dönüş saatleri güneşin o kırmızı elbiseli haline denk gelirdi. Çimen kokusunu içine çeke çeke Güneşle birlikte yürürdü…
Geçmişinden bir an sıyrılarak, yine saate bakmak istedi. O, pencerenin hemen önünde duruyordu, saat ise tam çaprazında.
Dedesinden kalma eski bir saatti. Ağaçtan yuvası vardı, oyulmuş kenarları ve küçük bir kapağı vardı saatin. Uzun yıllardır hep aynı sesi çıkarır dururdu bu saat…”tik tak…” hiç değişmemişti…
“Güneş ve sen, aynısınız; ama, farklısınız… güneş günde bir kez doğar ve batar; ama sen, günde bir şeyi iki kez yaparsın!!! Dedemin zamanında da aynı sesi çıkarırdın, aynı şeyi iki kez yapardın; güneş ve ay’ı görene dek. Güneş ve ay yine doğup batardı, bak sen yine aynı sesi çıkarıyorsun…tik tak…dedem gitti…babamda öyle..yakında bende gideceğim; ama sen hiç değişmeyeceksin… yine aldatacaksın zaman, yine aynı hatayı iki kez yapıcaksın, güneşle ay doğup batana dek…”
Derin bir nefes aldı, bunları sessizce haykırdıktan sonra pekte gücü kalmamıştı… başını tekrar sokağa çevirdiğinde gözüne sokak lambası takıldı. Işığı yanmıştı, etrafı aydınlatmak onun göreviydi. Karanlık sokağa gittikçe yayılıyordu… akşam hüznü çökmüştü birden yüreğine…
Bir yaz gecesi ailesiyle çıktığı gece yürüyüşünü hatırladı… Babası işten erken dönmüş, iyice dinlenmişti. “Haydi hazırlanın, dışarı çıkıp biraz temiz hava alalım” demişti… çıktılar…güzel bir yürüyüş sonrası eve dönme vaktinde babasının koluna girmişti. Babası o gece hiç olmadığı kadar çok ilgilenmişti O’nunla… koluna girdiği babası tebessüm ederek, ona ilk doğduğu günleri ve bebekliğini anlatmaya başlamıştı. Babası anlattıkça onun yüzünde gülücükler beliriyor ve bundan keyif alıyordu…hala unutamadığı bir cümle kulaklarında yıllardır yankılanır dururdu.
“Sen bebekken yüzüne her baktığımda hissettiğim duygular…Benden bir parçasın…”
Birden irkildi. Üşümüştü yorgun bedeni. Pencere önünde durmak, geçmişini ve babasını hatırlamak kanını dondurmuştu adeta. Pencereyi kapatmak istemişti, kolunu pencerenin camına doğru götürdüğünde duyduğu sesler ilgisini çekmişti. Bir gurup genç sokaktan geçiyordu. Tebessüm etti ve dostlarını hatırladı. Okul yıllarında hafta sonlarını arkadaşlarıyla geçirirdi. Birlikte eğlenecek bir sürü şey bulup neşelenirlerdi. 3 iyi arkadaştılar ama yıllar yolları ayırmıştı bir kere… kırgın hissetti kendisini, kim bilir neredeydi eski dostları…belki de aciz bedenleri terk etmişti bu diyarları…tekrar acı acı tebessüm etti ve pencereyi kapattı.
Penceresinin perdeleri yoktu. Perdesiz bir yaşamdı onun ki. Işığı açmak için hızlıca bir iki adım ilerledi, çalışma masasının önündeki lambayı açtı ve masasına öylece bakakaldı. Dağınık masasında ufak kağıtlara alınmış notları gördü. “Cumartesi sinema gösterime giriyor, kaçırma bunu”…evet aylardır beklediği sinema, cumartesi gösterime girecekti. Ama daha günlerden salıydı.
Ama bu kadar çok sevdiği bir şeyi nasıl unutabilirdi, neden unutacağını düşünüyordu?…beklenilenler unutulmaz değil midir?
O yaşlanmıştı artık ve unuttuğu onca güzellikler yanında bir cumartesi sinemasının da pek bir değeri yoktu. Ufak bir gülümseme daha belirdi yüzünde. Dağılmış masasına göz gezdirdikten sonra arkasında döndü, yatağına baktı.
Beyaz örtü vardı, temizdi örtü…temizlikçi kadın daha yeni değiştirmişti öyle ya…ve bembeyaz örtünün üstünde yatan bedenini gördü. Ürktü ve korktu, korkusundan kendisini geriye doğru attı ve masasına çarptı. Tutunamamıştı ve masanın önünde öylece yığıldı. Duyduğu tek şey saat sesiydi, kulaklarında çınlıyordu. Ayağa kalktı ve yatağına doğru ilerledi. Yavaş ve ağır adımlar atıyordu. Yatağına varınca bir müddet kıpırdamadan durdu. Ellerini hafif havaya kaldırdıktan sonra ölmüş bedenine doğru götürdü. Önce dokunmak istememişti, sonra dokunmak için bir kez daha denedi.
Kaskatı kesilmiş ve buz gibi olmuş bedenini her dokunuşunda hissettikçe korkusu daha da büyüyor ve çığlık atmak istiyordu. Ama azını açamıyordu, bağıramıyordu defalarca denemesine rağmen…
Girebilir miydin tekrar o soğuk bedeninin içine? Hapsolabilir miydin yeniden?
Pencerenin önüne koştu, dışarıya baktı, kimse yoktu sokakta. Bir müddet bekledi, kimse geçmiyordu sokaktan. Yatağına bakamıyordu, bunların bir rüya olmasını diliyor ve ellerini birbirine bağlayarak dualar ediyor, yalvarıyordu.
Çırpınışların boşunadır ey zaman mahkumu…
Neler olduğunu anlayamamıştı, ne olduğunu hatırlamıyordu…sokak lambasına doğru dikti korkmuş gözbebeklerini. O bakar bakmaz sönmüştü ışık, sonra hızlıca arkasına döndü ve masasındaki ışığa baktı. Işık yanmıyordu ve gözlerinin kapandığını hissetti.
O nefret ettiği saat sesini bile duymuyordu artık…
Karanlığın içinde kayboldu…
“Senden bir parçayım baba…gittiğin yere geliyorum…”
Önceki Yazısı
Iraklı Bir Çocuk









