Çeyizin en hayırlısı
07 Şubat 2010 Yazan Gizli Bahce
Kategori AİLE HAYATI
Çeyizin en hayırlısı
Çeyiz, bir bakıma hayata hazırlık malzemelerini toplamaktır. Yani, evlilik ve aile hayatının malzemelerini. Çeyiz işine nereden başlayacaksınız? Önce şu soruyu kendinize sorun:
Bu hususta kimi örnek almalıyız?
Hz. Peygamber (asm), kızı Fatıma (ra) ile Hz. Ali’nin (ra) evliliklerini, aile yapılarını bir prototip olarak Müslümanlara örnek olarak sundu. O (asm), kızını evlendirmekle ondan kopmadı. Daima onları gözetledi, yardımcı oldu. Yine her sabah onları namaza kaldırdı. Bir yola veya sefere çıkacağı zaman en son Hz. Fatıma (ra) ile vedalaşırdı. Dönüşte de hanımlarından önce ona uğrardı.
Evet, Hz. Peygamber (asm) bu yeni yuvaya çok önem veriyor; İslâm ümmetinin geleceğini bu yuvanın etkileyeceğini bilerek onları yönlendiriyor, eğitiyordu. Hz. Ali (ra) ve Hz. Fâtıma (ra) arasında işbölümünü bizzat kendisi yapmıştı.
Babasından ayrılıp Hz. Peygamber (asm) mescidine bitişik, zemini toprak eve yerleşirken çeyiz ve ev eşyası olarak şunları götürmüştü: Üç adet minder, bir halı. bir yastık, iki eldeğirmeni, bir su tulumu, bir su testisi, meşinden bir su bardağı, bir elek, bir havlu, bir koç postu, eski bir kilim, hurma yaprağından örülmüş bir sedir, iki elbise, uzunlamasına örttüklerinde ayakları enlemesine örttüklerinde başlarını açıkta bırakan bir küçük yorgan.
Çeyizlere her türlü eşyayı koyuyoruz. Kitap neden yok? Oysa çeyiz sandıklarının yarısı kitaplardan oluşmalı. Hayat kitapla başlar!
Sonra şunu kesinlikle uygulayın: Önce kendiniz kitap okuyun. Okuma alışkanlığınız yoksa bile, kitabı açın, bakın ve kapatın. Zira, gözleriniz fotokopi makinesi gibi, sayfalardakileri zihninize, beyninize yerleştirecektir. Ardından da çocuklarınıza, kızlarınıza kitap okumalarını tavsiye edin. Bunu fiilen yapın. Ki, en etkili bir metot budur.
Hediyeleşmelerinizi kitaba çevirin. Alacağınız bir kilo pasta, baklava ağzımızı tatlandırıp bir iki dakika içinde bitiyor. Ama, kitap öyle mi? Ömür boyu bizi tatlandırır, zevklendirir.
Gençler; evlenmeyi düşünüyorsunuz; ne yapacaksınız? Önce iki açıdan şanslı olduğunuzu düşünün:
Bir: Eskiden bu konular pek konuşulmaz, biraz da ayıp sayılırdı. Bazıları da başkalarına sormaya cesaret edemezdi.
İki: Eskiden doğru dürüst istifade edilecek kitaplar, eserler yoktu. Var idiyse de herkes ulaşamıyordu.
Şimdi, kitaplar, dergiler, bazı tv programları oldukça faydalı bilgiler ihtivâ etmekte, aydınlatıcı tavsiyeler yapmaktadır.
Bence yemek yemeyi, uyumayı, bir meslek öğrenmeyi öğrendiğimiz; bunların eğitimini aldığımız gibi; evlenmenin de eğitimini almalıyız. Çünkü, hayatımızın en önemli kararlarından biridir. Üstelik bu, sadece dünya huzûr ve mutluluğumuzu değil, ebedî hayatımızı da ilgilendirmektedir.
Öyle ise, çeyiz sandığımıza kitap koymalı.
Tuhaf değil mi? Basit işler öğrenmek için zamanımızı, mesaimizi, paramızı harcıyoruz da; hayatımızın en önemli dönüm noktası, en mühim meselesi için pek kafa yormuyoruz. Gençlerin de kafa yormalarına zemin hazırlamıyoruz!
***
Hz. Ali (ra), Fatımatü’z-Zehrâ’yı nikâh edeceği zaman, satılması için zırhını pazara gönderdi. Zırhın parası ile düğün masrafı yapacaktı. Hz. Osman (ra) pazardan geçerken, Hz. Ali’nin zırhını tanıdı. Dellâlı çağırdı:
“Bu zırhın sahibi buna ne kadar istiyor, gel parasını vereyim” buyurdu.
Evine gittiler. Zırhı dellâldan alıp parasını verdi. Sonra bu zırhı yanında dört yüz dirhem daha ilâve ederek Hz. Ali’ye (ra) gönderdi.
“Bu zırh, İslâma hizmet edecek senden başkasına lâyık değildir. Bu dört yüz dirhemi de düğününe harca ve bizi mazur gör” buyurdu.
Ali Ferşadoğlu - Yeni Asya
Vahiy evinin kızı: Hz. Fatıma…
03 Ekim 2009 Yazan Gizli Bahce
Kategori AİLE HAYATI

Vahiy evinin kızı: Hz. Fatıma…
“Fatıma benden bir parçadır, beni seven onu sever, onu üzmüş olan beni üzmüş gibidir”…
Efendimizin (sav) bu ifadesi, kıymetini kendi varlığıyla eş tuttuğu kızı, Hz. Fatıma ile ilgilidir. Fatıma, Son Peygamberin “can parçası”dır. O, elbette tek evladı değildi babasının. Fakat Fatıma dışında tüm evlatlarını kendi elleriyle toprağa vermiş bir babanın, kendinden sonraya kalmış (ancak altı ay tahammül edebilmiştir mübarek babasının yokluğuna) kızı olarak Resulullah’ın (sav) soy zincirini devam ettiren de Hz. Fatıma’dan başkası değildir… Fatıma; Ehli Beyt’in, koyu renkli aba’nın altına alınıp da korunma ve temizlenme duasıyla takdis edilmiş Ehli Aba’nın Fatıma’sıdır… Bu yüzden onu sevmek, Resulullah Efendimizi sevmekle alakalıdır, ona aşık olmak, onu örnek edinmek, imani bir meseledir… Müslümanların iftiharıdır kendisini sevmek…
Hz. Hatice, vefat ettikten sonra, Müslümanlar adeta yetim kalmış gibi oldular. Sanki Mekke’de sırtlarını dayadıkları o büyük merhamet dağı uçup gitmişti, sanki toprağın suyu çekilmiş gibiydi… Hatice Annenin yokluğu birdenbire yeniden hissettirir olmuştu herkese: Çöl daha kurak, kayalar daha sert, granitten dağlar daha bir geçit vermezmiş meğer… Bir kere daha anlamışlardı Hatice Annenin yokluğunda… Ya Sevgili Efendimiz? Amcası ve himayedarı Ebu Talip ile üç gün arayla vefat eden eşi, Sevgili Hatice’si… Yüreğini ardı ardına yakan iki yıldırım gibiydi… Taziye günü, “Hangisine Yanayım?” diye sorarken gözyaşlarını tutamıyordu… Onun bu üzüntüsünü fırsat bilen müşrikler, zulümlerini arttırmaya başlayınca, “nasıl da belli oldu” demişti, “amcamın yokluğu”… Nasıl da belliydi, “beni örtünüz, beni örtünüz” diye nefes nefese yanına koştuğu kadının yokluğu… Kadın: Eşi, yoldaşı, sevdiceği, çocuklarının anası, yüzünün gülüşü hiç eksik olmayan, sırtındaki dağ gibi yükleri gülistana çeviren, kadın; hayattaki cenneti, ruh aydınlığı, gönül hafifliği… İşte yoktu, her fani gibi ilahi emre uyma vakti gelmiş, bunca yıl yaptığı hizmetlerden sonra cennete kuş gibi uçuvermişti adeta… Hatice’si, merhameti deniz olan sevdiceği… Yoktu artık…
Ama işte tüm bu hüzünlerin arasından çıkan küçük elli bir kız vardı:
Babasının Kızı Fatıma… Babasına namaz kıldığı esnada eziyet eden müşriklere karşı çıkan, küçük elleriyle babasının sırtını temizleyen bir kız… Pek çok sahabenin yetişkin birer erkekken müşriklerden çekindiği bir vaziyette… Ortaya atılıp, babasının yardımına koşan küçük bir kız… Küçük ama büyük bir kız… Bu olaydan sonra ismi “Ümmü Ebiha” olacak bir kız… “Babasının Annesi”… “Mekke’nin yetimi”nden, “Resulullah”ı, son peygamberi var eden Rab, onu her zaman güzel insanlarla desteklemiştir. Anasız babasızdır. Ama önce büyükbabası, ardından amcası, daha sonra Hatice’si ve ondan sonra da Fatıma’sı tarafından hep merhamet, şefkatle desteklenmiştir Efendimiz (sav)…
Hz. Aişe, ışıksız gecelerde ancak Fatıma’nın yüzünün nuruyla ipliğini iğnesine geçirebildiğini söyler ve şöyle anlatır onu: “Allah Resulüne (asm) evsaf ve şemail, edep ve güzel ahlâk, tabiat ve davranış yönlerinden, Fâtıma kadar benzeyen bir kimseyi ömrümde görmedim… Fâtıma, Âlemlerin Efendisinin huzuruna gelse, Allah’ın Resulü (asm), onu ayağa kalkarak karşılar ve kendilerinin oturduğu mindere oturturlardı. Eğer Allah’ın Resulü (asm), Fâtıma’nın yanına gitseler, Fâtıma onu ayağa kalkarak karşılar, hürmetle ellerini öper, kendi oturduğu yere oturturdu…” (Tirmizi, Şemail, s. 61)
Onun çeyizi, dünyanın görüp göreceği en mükemmel bahadır olan Hz. Ali ile evlenirken götürdüğü çeyiz, iki gözünü birden dünya almış bizler için ne kadar da parlak bir desturdur… Onlar, evlendiklerinden sonra da yetiştirildikleri nebevi ahlak gereği, hiçbir zaman zenginlik, mal mülk ve biriktirmenin kölesi olmamışlardı… Çünkü Fatıma’ya hakiki hürriyetin ancak dünyalık yüklerden arınmayla kazanılacağını öğretmişti babası… Aslen Fatıma ve Ali isimli bu mükemmel çift, Son Peygamberin (sav) bir tür nesiller üstü örneklik teşkil edecek şekilde kurdurttuğu aile laboratuvarıydı… Bazen oldu üç gün üst üste aç kaldılar, fakirler, yetimler ve tutsaklar aç dururken, onlar ekmek yiyemeyeceklerini düşünürlerdi… Boğazlarından geçmezdi zira. Çünkü böyle öğrenmişlerdi Vahyin Evi’nde… Çünkü onlar ebrar sahibi insanlardı, yani biriktirdiklerinden, fazla olanlarından değil, sevdiklerinden vererek, canlarından infak ederek hakiki iyilik mertebesine erişmişlerdendiler… Herkese mübah olan şeylerde bile kayıtlıydı Fatıma ve Ehli Beyt… Onlar, Resulullah’ın evi hangi şartlardaysa hayat boyunca o şartlarda yaşadılar… Gün geldi muhacirler, yerleşik nizam içinde tutundular, kazançlar elde ettiler, maddi durumlarını düzelttiler… Şartları boykot günlerini değiştirmemiş tek ev kalmıştı, “Suffe” öğrencileri açken ben yemek yiyemem diyen Resul’ün evi (sav)… Fatıma’nın evi de işte bu evin bitişiğindeydi. Hasan ve Hüseyin doğduktan sonra, Efendimiz onların özlemine dayanamaz, yan duvarlarından sesleri işitilse de torunlarına hasretlik çekerdi. Hatta, duvarı kırdırıp, onları her an görebileceği bir pencere açtıracak kadar…
Hz. Fatıma, hayırlı bir evlat, mükemmel bir anne olmanın yansıra, devrinin en mahir şairelerindendi. Söylediği şiirler, hâlâ edebiyat sahasının şaheserleri başında gelir. Yine devrinin önemli hekimlerindendir, Uhud Harbinde ağır yaralanmış Babasının kanını durdurmayı başaran tek tabip kendisidir. Fatıma’yı Fatıma yapan en önemli özelliklerinden birisi, diplomasi yeteneğidir. Dış ülkelerden, farklı coğrafya ve dinlerden gelen heyetlerin kabulü esnasında, kadın liderler ve temsilcilerle İslâmi tebliğ noktasında görüşen, fasih hitabeti ile onları aydınlatan kişi de kendisidir…
Allah Teala, bu mübarek günlerde sevgili Fatıma Annemizin şefaatini hiç birimizden eksik etmesin…
* Sibel Eraslan - Vakit
Saygılı bir eş mutluluk saçar
02 Ağustos 2009 Yazan Gizli Bahce
Kategori AİLE HAYATI

Aile ve sosyal hayatın huzurunu temin eden en önemli bağlardan birisi de hiç şüphe yok ki hürmet, saygıdır. Asâyişin temini, idarenin devamının temel taşı, aile ve toplumu meydana getiren fertlerin biribirine saygılarıyla mümkün. Saygı sadece büyüklere yapılan bir tevazu gösterisi değildir. Saygı, herkesin hakkına, hukukuna riayet etmektir.
Eşlerin biribirinin haklarına, düşüncelerine, meşrû istek ve arzularına saygılı oldukları gibi; çocukların, akrabaların, komşuların, diğer insanların, hayvanların, hatta eşyanın hakkına da saygı duymalılar. Eşyaya saygı, onu yerli yerinde ve ölçüsünde kullanmaktır.
Saygı, aile hayatında da, toplum hayatında da vazgeçilmez bir prensiptir. Eğer, aileyi oluşturan fertler ve toplumu teşkil eden aileler biribirine saygı göstermez, yekdiğerinin haklarına riâyet etmezlerse, anarşi, kaos hâkim olur. Büyük-küçük, anne-baba, dost-akraba, konu-komşu denen kavramlar, mânâsız birer kelime yığınından ibaret kalır. Sosyal hayatın güveni; âsâyiş ve idâre, hürmet, merhamet, helâl-haramı bilme ve itaat prensipleriyle sağlanır.
Kur’ân’da ve Hadis-i Şeriflerde, anne-baba, karı-koca, çoluk-çocuk, kardeş, akraba, komşu, dost, idâreci ve idâre edilenlerin biribirine karşı davranış biçimleri, hakları teferruatlı olarak sıralanmıştır. Asâyişin, düzenin esası olan hürmet ve güvenin, pratik hayata geçirilebilmesi için, bu duyguları gelişmiş bir eş seçimiyle mümkün. Zira, toplumun bütün katmanlarını oluşturanlar annelerin eğitim ve terbiyesinden geçer…
Ali Ferşadoğlu
Kendinize denk (küfüv) bir eş arayın..
29 Temmuz 2009 Yazan Gizli Bahce
Kategori AİLE HAYATI

Evlilik ve aile müessesesi yalnızca kuvve-i şeheviyenin tatmini için tesis edilmemiş. Veya, sırf sevdiği için evlenilmez. Bunlar önemli sebeplerinden birisidir, ama, yalnızca bunlar değildir.
Cennete, Hz. Âdem (as) - Hz. Havva (ra) ile tesis edilen aile yuvasının daha pek çok sebepleri, hikmetleri vardır. Evlenilecek adaylarda genellikle dört ana kriter aranır:
1- Güzelliği, yakışıklılığı, 2- Zenginliği, malı, mülkü, 3- Soyu-sopu, 4- Dindarlığı, ahlâkı.
Aile müessesesi hakkıda da bütün insanlığa rehber olarak gönderilen yüce Nebi (asm), bu maddelerden “dindarlığın” tercih edilmesi tavsiyesinde bulunur:
“Dindarlığını, ahlâkını beğendiğiniz bir adam sizin âilenizden bir kıza tâlip olursa, onunla evlendirin. Şâyet bunu yapmazsanız yeryüzünde fitne ve bozgunluk olacaktır”1 şeklinde de ikaz eder.
Burada “dindarlık”tan maksat, yalnızca “başörtüsü örtmek” gibi şekilden, görüntüden veya sadece “dine meyyal bir çevreden” gelmekten ibaret değildir. Dindarlık, iman esaslarını kabul ile tahkikiye çevirmek; İslâm şartlarını yerine getirmek olduğu gibi; hayatının bütün safhalarını Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye göre yaşamaktır.
-Karı - koca olarak eşler birbirine karşı olan vazifelerini yerine getirmek,
-Anne - baba, çocuk, eş, kardeş, insan, hatta hayvan ve eşya haklarına riayet etmek,
-Sosyal münasebetlerin nezaket ve nezahet içinde yürütülmesi,
-Alış verişini dosdoğru yapmak, herkese imanın özelliği olan hürriyet çerçevesinde yaklaşmak,
-İnsanlığa faydalı olmak da dindarlığın gereğidir.
Kimi zaman, “Deliler gibi seviyorum, öyle ise evlenmeliyim!” diye tutturulur. Halbuki, deliler gibi değil, “akıllılar gibi sevmeli.” Yani, kimi, ne kadar, niçin ve kimin hesabına sevmemiz gerektiği de bu dindarlığın içindedir.
Sırf sevdiği için veya güzelliği için evlilik tercih edilmez, edilmemeli. Bu durumda duygu sapması yaşanır. Özellikle gençlik ve evlilik aşamasında. Zaten bir kişi veya nesne yalnızca güzelliği için sevilmez: Ya lezzetinden, ya menfaatinden, ya güzelliğinden veya mükemmelliğinden dolayı sevilir. Meselâ bir eserden istifade etme imkânı yoksa güzel de değilse, fakat mükemmel, kusursuz ise, yine de o eser bu sıfatından dolayı sevilir.
Diğer taraftan iman, İslâmiyet, cinsiyet ve insaniyet gibi nuranî, kuvvetli zincirler ve manevî kaleler de sevgi sebebidir. 2
Öyle ise, evlenmek için adaylarda sırf güzellik veya zenginlik kriter olamaz, olmamalı. Ahlâkı, bilgisi, dürüstlüğü, anlayışı, feraseti, becerisi, akıllılığı zekâsı, vs. gibi özellikler nazara alınmalı. Ki, bunlar da dindarlığın unsurlarındandır.
Evlilik, imtihanı kazanmak, neslin devamını sağlamak, dinini yaşamak, huzurlu ve mutlu olmaktır. Kimi zaman yaşayarak, kimi zaman gözlemleyerek öğrendik ki, “güzellik ve yakışıklılık” bunları temin edemez. Zaten bunlar geçici şeylerdir. Meselenin bu boyutlarını çevremize bakarak, akrabalarımızın aile hayatını inceleyerek anlayabiliriz:
Sırf güzelliği, malı ve soyu-sopu için evlenenlerin aile hayatı kısa zamanda alabora olmuştur. Ama, dindarlık ve ahlâk üzerine (sadece görüntü değil) bina edilen bir aile müessesesi, diğerlerine nazaran gayet huzurlu ve mutlu bir şekilde devam ediyor.
Bir erkek, kendine denk (küfüv) ve Kur’ân ile Sünnetin ortaya koyduğu kriterlere uygun bir eş bulana kadar, kendisini işine, hizmetine vermeli. Zaten, bir mevzua yoğunlaşmak, diğer meseleleri geri plana iter. Bu arada, kuvve-i şeheviyenin taşkınlıklarından korunmak için de Peygamberimizi (asm) dinlemeliyiz:
“Kimin maddî imkânı varsa hemen evlensin. Kim maddî imkân bulamazsa oruç tutsun. Çünkü oruç, onun için şehvet kırıcıdır.” 3
Bir bayanın, yakışıklı, fakat, ahlâkî zaaflarla malül biriyle evlenip, hem dünya hayatını zehire çevirip, hem de sonsuz hayatını mahvetmektense; nafakasını kendisi temin edip mücerret kalmayı tercih edebilir. Aile müessesesinin zedelendiğini gözlemleyen Bediüzzaman Said Nursî, “Dindar kadın, İslâmî terbiyeden nasibini almayanla evlenmek yerine nafakasını kendisi temin etmelidir” 4 tavsiyesinde bulunur.
Dipnotlar: 1- Tirmizî, Nikâh 3.; 2- Hutbe-i Şâmiye, s. 58.; 3- Kütüb-i Sitte, c.17, s. 187.; 4- Emirdağ Lâhikası, Yeni Asya Neşriyatı, Alman Baskı, s. 293.
Ali FERŞADOĞLU
Evlilik Allah’a yakınlaştırdıkça güzelleşir
23 Temmuz 2009 Yazan Gizli Bahce
Kategori AİLE HAYATI

İslam’ın Peygamberi, Efendimiz (sav) evlilik kurumuna hassasiyet ve önemle yaklaşmış, bekâr gençlere ısrarla evlenmelerini tavsiye etmiştir. Zira evlilik, insanı günahtan koruyan, onu huzura erdiren bir kalkan gibidir. İnsan evlenmekle dininin yarısını tamamlamış sayılmıştır. “Evleniniz, zira evlilik benim sünnetimdir” buyurmuştur.
Aile, toplumsal huzurun kaynağıdır. Toplumda huzurun tesis edilmesinin ilk mektebi, hiç şüphesiz ailedir, evlilik kurumudur. Ancak evlilik, Allah’ın rızası gözetilerek ve ona yakınlaşmak amacıyla yapıldığı sürece bir rahmet kapısı olabilir. Temel endişe ve hareket noktası, Allah’ın rızası olmalıdır. Merkezinde Allah rızası olan evlilik hem dünyada hem ahirette huzur ve bereket kaynağıdır. Taberani’nin kaydettiği bir hadiste, Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Evlenen, imanın yarısını tamamlamış olur, kalan yarısı hakkında ise Allahtan korksun!”
Bekârlık yoksulluktur
Allah Resulü, ısrarla ’sizden gücü yetenler evlensin’ buyurmuştur. Bu hem toplumda kargaşanın hem de yeryüzünde bozgunculuğun ve fitnenin ortadan kaldırılması için gereklidir. Ancak, içinde yaşadığımız çağda birçok meselenin ölçüsü değişmiş, anlamı tahrif edilmiştir. Evlilik için, ev, araba, belli bir miktar para gibi ölçüleri kafasına yerleştirmiş ve bunları tamamlamadan evlenmeyi düşünmeyen gençlerin sayısı her geçen gün artıyor.
İbnu Ebi Necih (ra)’nın rivayet ettiği bir hadiste, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Karısı olmayan adam yoksuldur.”
Efendimizin bu hitabına karşın, orada bulunanla sordular;
- “Çok malı olsa da mı?”
Efendimiz; “Çok malı olsa da” buyurdu ve sözlerine devam etti: “Kocası olmayan kadın yoksuldur, yoksul!”
Yanındakiler yine aynı şekilde sordular;
- “Çok malı olsa da mı?” Efendimiz (sav) yine aynı cevabı verdi: “Çok malı olsa da.”
Bekârlık kınanmıştır
İslâm’ın tavsiyesi, evlenme ve bekârlığı terk etme yönündedir. Resulullah (sav) bir adama şöyle buyurdu: “Evlen, yoksa hatalılardansın. Evlen, yoksa günahkârlardansın…”
İslâm, mevcut Hıristiyanlık gibi bekârlığı evliliğe tercih edip insanın tabii istekleri üzerine butlan çizgisi çekmemektedir. İslâm’da hiçbir şey evlenmek ve nesli sürdürmekten daha müstehap değildir. İslâm’a göre bekârlık bir eksiklik, evlilik ise bir kemal sayılmaktadır ve her Müslüman kemal peşinde olmak zorundadır.
Bekârlığın kınanması yönünde çok hadis vardır. Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Ümmetin en iyileri evliler, en kötüleri ise bekârlardır.”
‘Hayır’ eşlerden görülür
Ebu Ümame (ra)’nın rivayetine göre: “Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Mü’min, Allah’a takvadan sonra en ziyade saliha bir zevceden hayır görür. Böylesi bir kadına emretse itaat eder. Ona baksa sürur duyar, bir şeyi yapıp yapmaması hususunda yemin etse, kadın bunu yerine getirerek onu yeminden kurtarır, kadınından ayrılıp uzak bir yere gitse, kadın hem kendi namusu ve hem de adamın malı hususunda hayırhah ve dürüst olur. [Kütüb-i Sitte, 6532]
Ahlakını sevdiğiniz biri, kız isterse onu evlendirin!
“Size, ahlak ve dininden hoşlandığınız biri gelirse onu evlendiriniz. Eğer evlendirmezseniz yeryüzünde fitne ve büyük bir fesad olur.”
Dediler ki: Ey Allah’ın Resulü, onun herhangi bir kusuru olsa da mı?
“Dini ve ahlakı sizi memnun eden birisi gelirse (kız isterse) onu nikâhlayınız” sözünü üç kere tekrarladı.
Tirmizi bu hadisi Ebu Hureyre’den şu lafızla rivayet etmektedir: “Dini ve ahlakı sizi memnun eden birisi kız istemek üzere size gelirse onu evlendirin. Böyle yapmazsanız yeryüzünde fitne ve büyük bir fesat olur.”
“Sünnetimden yüz çeviren benden değildir”
Enes’ten (ra) şöyle rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber’in ashabından bir gurup, onun özel olarak yaptığı iş ve ibadetlerini öğrenmek maksadıyla, zevcelerine müracaat etmişlerdi. Gerekli bilgileri aldıktan sonra, bunlardan birisi: Ben, kadınlarla evlenmeyeceğim; diğeri: Ben et yemeyeceğim; ötekisi de: Ben döşekte uyumayacağım, diye söylendiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) Allah’a hamd ve sena ettikten sonra: “Bazı kimselere ne oluyor ki, şöyle şöyle demişler. Ama ben hem namaz kılar, hem uyurum. Bazen oruç tutar bazen de tutmam. Kadınlarla da evlenirim. İşte her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” [Müslim, 2487]









